İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Stefan Zweig / Satranç Kitap Eleştirisi

Satranç veya orijinal ismiyle Schachnovelle, Stefan Zweig‘in sürgündeyken yazdığı ve eşiyle birlikte intihar etmeden önce 1942 senesinde yayımlanan bir uzun hikayesidir.

Bu yazıda bir yazarın dünyaya ve edebiyata veda ettiği son eseri olan Satranç kitabını spoilersız bir şekilde inceleyeceğim.

stefan-zweig-satranc-konusu-ozeti-yorumu-incelemesi-elestirisi-kitap-kapagi-halil-esen

Can Yayınları | Uzun Hikaye | 71 Sayfa | Çeviren: Ayşe Sabuncuoğlu

Satranç kitabı, aynı gemide yolculuk yapan ve satranç konusunda adeta ustalaşmış iki kimseyi konu alır. Karakterlerin kendi anlatımlarıyla süren kitapta evvela bir satranç dünya şampiyonunun hikayesine tanık oluruz. Kibri, bencilliği ve kendini beğenmişliğiyle tek vasfı satranç oynamak olan Czentovic ve ona karşı geçmişte Gestapo tarafından tutuklanarak hiçliğe mahkum edilmiş, yok olmamak için tutunduğu bu oyun ile satranç humması hastalığına yakalanmış Dr. B vardır.

Bize hiçbir şey yapılmadı. Yalnızca tam bir hiçliğin içine koyulduk; çünkü bilindiği gibi dünyada hiçbir şey insanın ruhunu hiçlik kadar baskı altına alamaz.

İnsan sabahtan akşama kadar bir şeyin olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler; şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır, yalnız, yalnız.

Çünkü insan kendini sınırladığı raddede sonsuzluğa da yaklaşmış demektir.

Stefan Zweig’in Satranç kitabı hakkında yorumum ve incelemem

Öncelikle söylemem lazımdır ki bu benim okuduğum ilk Stefan Zweig kitabıydı. Dahası kendime Peyami Safa Bey gibi birini üstad edinmem sebebiyle psikolojik tahlillere aşinayım ve bu tahlilleri çok severim.

Onu intihara sürükleyen zamanın mevcut havasını, bunalımını iyi bir şekilde, bazı mefhumları çeşitli istiarelerle okuyucuya sunmuş. Dahası pek az kişinin dikkatini çektiğini gördüm: Tüm bunların mazide kaldığını gösteren ana hikayenin geçtiği zaman ile de niyetini açıkça belli etmiş. Belki bana öyle gelmiştir. Belki o yolcu gemisi her şeyden kaçmak içindir. Bilemiyorum, fakat hikayeyi beğendim.

Bir romanın veya hikayenin mahiyetinde mühim olanın, aynı şiirde olduğu gibi, anlatım şekli, yani üslubu olduğunu düşünüyorum. Zira çok basit bir şeyi fevkalade anlatmak esere kıymet kazandırırken, fevkalade bir şeyi basit bir şekilde anlatmak o eseri de basit yapmaktadır. Dahası Satranç’ın anlattıklarını, iç çatışmalarını, dışın içe sirayetini ve tüm bünyesiyle eseri takdire şayan buldum. Bir uzun hikaye denilince gösterilebilecek yegane eserlerden biridir benim için. Fakat tüm bunları neredeyse sıfıra indiren bir şey var: Çeviri.

Beynime kan sıçratmasına sebep olacak kadar nefret ettiğim anımsamak kelimesi başta olmak üzere Türk gramerine, onun mantığına aykırı kelimelerin bolluğu ve uyduruk bir kaba üslubun mevcudiyeti sebebiyle çeviriyi beğenmedim. Saçma sapan ayrımsamak kelimesi gibi dört beş ayrı manayı bir kelimeye vererek, inatla Türkçemizin fakirleşmesine hizmet eden, tamamen şahsi fantezilerle kurulmuş tamlamalarla dolu bu çeviriyi beğenmedim. Kitabi bir Türkçe ve ona yakışacak bir üslup yerine basit halk deyimlerini kullanarak kolaylığa kaçması sebebiyle çeviriyi beğenmedim. Fakat sizler, bizim geçmişle bağımızı koparmak, bize maziyi getiren orijinal eserleri okuyabilsek bile anlayamayalım diye uydurulmuş kelime ve üsluplara alışmanız için yazılan kitaplara aşina iseniz bu çeviriyi de seversiniz.

Kendi ana lisanını tam bir şekilde öğrenmeden ecnebi lisanı öğrenip bir de çeviri yazanlara karşı öfkemi tayin edemem, hele bir kitabı çevirmenin o kitabı yeniden yazmak ile aynı ehemmiyete sahip olduğunu düşündüğümüzde. Şayet Stefan Zweig bu eseri Türkçe yazsaydı, eleştirim direkt hikayenin mahiyetine olurdu ve daha sert bir tavır takınırdım. Bilemiyorum, belki bunlar sizin için mühim değildir.

Öte yandan bu kitap ile Zweig dünyası ile tanıştım ve bu benim onun kitaplarına karşı alakamı arttırdı. Neredeyse her çeviri kitapta çektiğim işkencenin tekrarlanmasını, istemesem bile, tabii buluyorum. Dahası adamakıllı bir çeviride dahi gramere aykırı kelimeleri bulmamak imkansıza yakın oluyor. Çünkü herkes öğrendiği yanlışı, diretmeği, dar kafalılığı veya ideolojiyi devam ettiriyor. Bu sebeple çeviri kitaplara karşı bir fobim var. Kelimelere takılıyor, dikkatimi veremiyorum. Yine de düzgün bir çeviri bulup hikayeyi tekrar okumak isterim. Kitaba dönersek, ben bu kitaba okunabilir diyorum ve düzgün bir çeviri ise ısrar ediyorum.

Satranç kitabına puanım: 6,4/10

Peki sizler ne düşünüyorsunuz? Stefan Zweig kitaplarını sever misiniz; hangilerini ve neden? Ayrıca onun kitaplarını adamakıllı çeviren biri var mı? Siz de kitabın satrancı arzulatması laflarını abartılı buluyor musunuz? Lütfen fikirlerinizi ve tecrübelerinizi aşağıdaki yorumlar kısmında paylaşmaktan çekinmeyiniz.

Daha fazlası için sitemize ve yine kültür sanat, fikir ve edebiyat ile alakalı paylaşım ve tartışmaların yapıldığı forumumuza mutlaka göz atın.

Yorum Yaz Paylaş
Paylaş:
Haberler

Yorumlar (2)

Yorum Yaz
  1. Elif Nur Baş Elif Nur Baş Misafir | 21 Ekim 2021

    Halil Bey,
    Öncelikle yazmış olduğunuz yorumunuzu okumaktan son derece keyif aldığımı bildirmek isterim. Çeviri ile ilgili olarakta; Can Yayınları ve İş Bankası Kültür Yayınları son derece popüler olmanın yanı sıra diğer basımlara oran ile daha başarılı bulunmaktadır. Genellikle biz okumayı sevenler olarak, çeviri kitaplara karşın ana dilinden, dahası kitapların içinden geçmeyi her zaman ister ve her güzel eserde ana metni okumak isteriz. Ama bu isteğimiz beyhude. Bütün dilleri bir arada öğrenmek ve özdeşleşmek çok zor olmalı. Bunun yanı sıra kitapların günümüz türkçesiyle basılmasının en büyük sebebi, günümüzde konuşma ve anlama dilinin yeterince aktif, özenli kullanılmamasıdır. Kitap okuma oranlarının düşük olmasıyla beraber, günümüz türkçesiyle okuma oranlarının az da olsa artacağını düşünüyorum. Çünkü pek çok insanımız, anlamıyorum tarzında eleştirisiyle eski kitaplarımızı okumaktan ve anlamaktan kaçmaktadır. Ben bu yönünden dolayı pozitif bakmayı yeğliyorum. Dil, kültür ve mirastır. Biz dilimize, kültürümüze ziyadesiyle özen gösteremiyoruz bu yüzden, konuşamıyor yine bu yüzden anlaşamıyor, yine bu yüzden akıcı, basit ve temel bir dil ile kolaya kaçtığımızı düşünüyorum. İyi okumalar dilerim, yeni kitap yorumlarınızı bekliyor olacağım.

    • Halil ESEN Halil ESEN Yazar | 21 Ekim 2021

      Evvela yorumunuz için çok teşekkür ederim Elif Nur Hanım. Ben bir şeyleri elde etmenin çok da kolay olmayacağını ve bunun için az veya çok bir teksif ve neticesinde gelişmek lazım geldiğini düşünüyorum. Eline hiç lügat / sözlük almamış bir insanın, kendisine miras olarak bırakılan edebiyatı anlamaması ve sevmemesi tabiidir. Lisan mevzuunda ise basitleştirmenin ve nihayetinde Türkçeyi kesin bir şekilde evvelki devirle ayırmanın suni bir iş olduğunu bilmek lazımdır; yazı şekli değiştirilmiş, kelimeleri kovulmuş ve şuursuzca yenileri uydurulmuştur; Alın size vahim bir misal: Sırf Arapça kökenlidir diye bin senedir bizimle yaşayan “mesela” yerine Ermenice olan “örneğin” kelimesi getirildi; öz diye halka baktılar ama halk arasında her milletten insan vardı. Diğer yandan eğitim sisteminin Türkçe konusundaki yetersizliği de dile getirilmeli. Falan.
      Tekrar çok teşekkür ederim.

Yorum Yazın

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz; lütfen gerekli bilgileri giriniz; e-postanız asla yayımlanmaz.

O Belde Uygulamasını Edinin
O Belde uygulaması
Beldemize daha yakın olmak için uygulamamızı kurun; herhangi bir uygulamadan çok daha hafif ve güvenli. Başlamak için dokunun.
O Belde Uygulamasını Edinin
O Belde uygulaması
Başlamak için Paylaş düğmesi simgesine dokunun, seçenekler listesinde aşağı kaydırın, sonra Ana Ekrana Ekle’ye dokunun.